Siyer Okumaları Ve İstismar

Siyer Okumaları Ve İstismar

Siyer Okumaları Ve İstismar

Prof. Dr. Mustafa TEKİN

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Din Sosyolojisi A.B.D. Öğretim Üyesi.

 

Tarihin bizzat kendisi bir okuma biçimidir kaçınılmaz olarak. Bütün tarihi olaylar gözlenir ve vakanüvisler tarafından kayda geçirilir ve zaman içerisinde aktarılarak bugüne kadar gelirler. Dolayısıyla tarihi olaylar da insanın duyu organlarının algı konusudurlar öncelikle. Buradan yola çıkarak tüm tarihi olayların sübjektivite içerisinde okunması gerektiğini iddia ediyor değilim; ancak sosyal bilimlerin genel karakteri olarak “insan”ın hem gözleyen hem de gözlemlenen bir varlık olması, bilimlerde daha ihtiyatlı yaklaşımları gerektirmektedir.

Bir diğer husus da, olayların bir kez tarih kitabına geçtikten sonra, onların da farklı okuma ve yorumların konusu olmasıdır. Bu faaliyet sürekli devam etmekte, olaylara bir perspektif verme gayreti burada sezinlenmektedir. Burada aidiyet, kimlik, ideolojilerin ciddi paylarının olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz. Öyle ki, tarihi kendi ideoloji ve aidiyeti içinden tekrar okuma, kurulan teoriler çerçevesinde tarihi olayları ve aktörleri yeni bir “form”a sokabilmektedir.

Burada üçüncü bir noktayı daha dile getirmeliyiz. O da bilgi-iktidar ilişkileri açısından “tarih”in değerlendirilme biçimidir. Batı düşüncesinde Foucault, bilgi-iktidar ilişkileri üzerine yoğunlaşmış; anlatılan tarihin egemenlerin tarihi olduğu, ikincillerin, bastırılmışların tarihine yer verilmediğini ifade etmiştir. Burada iktidarı, sadece siyaseten merkezi iktidar olarak değil, toplumda farklı ölçeklerde varolan iktidar biçimlerine bir gönderme olduğunu dikkate almalıyız. Dolayısıyla iktidarın toplumun farklı ilişki ve katmanlarındaki işleyiş biçiminin, tarih anlatısını yeniden düzenleyecek bir güçte olduğunu her zaman dikkate almalıyız.

Siyer de Hz. Peygamber’in (SAV) hayatı üzerine odaklanmış bir tarih anlatımıdır. Aslında konu, bir peygamberin hayatının anlatımı olunca, içerisinde yapılabilecek oynama ve istismarların daha fazla olmasını bekleyebiliriz. Bu durum ki boyutlu bir dikkat önerisini karşımıza çıkarmaktadır. Birincisi, “kutsal”lık üzerinden siyere müdahaledir. Bir başka deyişle, “kutsal”lığın dozunu artırma veya kutsallaştırma çabası ile ortaya çıkan istismar ve çarpıtmalar. İkincisi de, farklı cemaat, fırka ve anlayışların farklı peygamber figürleri ile saptırılmış bir dünya görüşü, tarih ve hatta giderek İslam inşa etmeleri. Bu yazıda biz, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığımız problemler üzerinden “siyer istismarı” meselesini analiz etmeyi istiyor ve nihayetinde bazı çözüm önerilerinde bulunmayı hedefliyoruz.

Öncelikle nasıl bir siyer? sorusunun bazı ana arterlerine değinmemiz gerekmektedir. Yukarıda siyerin kutsallaştırılmasını bir sorun olarak ortaya koyduğumuza göre, bunun neden sorun arz ettiğine dair de bir çerçeve çizmeliyiz. Öncelikle Hz. Peygamber’in hayatı ve siyerin aşırı kutsallaştırılması, onu gündelik hayattan bir örneklik olarak çıkarmakta; bunun doğal bir sonucu olarak bugün yaşayan insanların da siyeri bir gizemlilikler, olağanüstülükler tarihi olarak zihni inşasını sonuçlamaktadır.Kur’an-ı Kerim, müşriklerin “...bu nasıl bir peygamber ki, yemek yer ve çarşıda, pazarda dolaşır? Ona bir melek indirilse ve onunla birlikte uyarsaydı” (25/Furkan, 7) dediğini aktarır. Yücelterek hayattan çıkarmanın örneğinden olan bu itiraz, Peygamber’in gündelik hayatın içinden olmasını önemsememektedir. Bu bağlamda siyer istismarına detaylarda birçok sebepleri sıralamak mümkünse de, ana sebep olarak Peygamber’i gündelik hayat ve tarihin içinden çıkarmak suretiyle yeni siyasi, kültürel, sosyal inşaların nesnesi yapmak şeklindeki sebebi en başta söyleyebiliriz.

“Hz. Peygamber, sabahleyin 10 kahvesi içer miydi?” şeklindeki bir sorunun, beraberinde bir anokronizmi de davet ettiğini biliyoruz. Ancak bu, yine de sorulan sorunun tamamen değersiz olduğunu ima etmez. Soru, Hz. Peygamber’i tam da tüm insaniliği ve tarihselliği içinde örnekliğini gündelik hayatın içine sokmaktadır;kendi söküğünü kendi diktiğinin, çocuklarla ilişkisinin, eşlerine davranışının “sade” bilgileri içinde. Aslında gündelik hayat “meta-anlatı”nın da doğrulandığı zemin olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bir başka deyişle, meta-anlatıyı gündelik pratiklerde yakalamaktayız.

Meta-anlatı, evrensel gerçerlilikleri olduğu düşünülen iddialardır. Bu anlamda dinler, birer meta-anlatı olarak görülmüşlerdir; zira dinlerin bir anlamda “tez”leri evrensel geçerlilik iddiasındadır. Söz gelimi; tevhid, hakikat, Kur’an-ı Kerim bu evrenselliklerin izlenebileceği kavram ve kitaplardır. Fakat günümüzde bununla ilgili temel sorun; meta-anlatıların gündelik hayattan soyutlanarak başka bir ideoloji ya da gerçeklik haline gelmeleridir. İşte siyerin istismarı diyebileceğimiz olgusal durum da, dinin ideolojileştirilmesi, kutsallaştırılması, metafizikleştirilmesi endişesinden kaynaklanmaktadır.

Biz burada daha çok aidiyetlerden kaynaklandığını düşündüğümüz siyeri üç farklı okuma biçimi üzerinden meseleyi analiz etmeye çalışacağız. Bunlar; neo-selefici, sufi ve rivayetçi siyer okumalarıdır. Bunları ayrı ayrı ele almadan önce bir noktaya dikkat çekmeliyiz. Siyeri bir şekilde okuma biçimi, baştan kötü niyetli bir istismar anlamına gelmeyebilir. Bir başka deyişle, bu tür okuma biçimlerini gerçekleştirenler, peşinen istismarcı olarak nitelendirilemez. Ancak kastettiğimiz bu okuma biçimlerinden farklı kesimlerin istismara yönelik faydalanmalarıdır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım.

 

Neo-Selefici Okuma:

Neo-selefi hareketler, özü itibarıyla modern karakter taşırlar ve paradoksal olarak modernliğe itirazla öne çıkarlar. Dünya ölçeğinde varolan haksızlıklar, adaletsizlikler, dinin öneminde meydana gelen zayıflamalar karşısında itirazları vardır. Fakat temel handikapları, küresel ölçekte varolan çatışmalara, çatışmacı bir dil ve mantıkla cevap üretmeleridir. Bu anlamda sadece Müslüman dünyada değil, Hıristiyan dünyada da fundamentalist hareketlerden bahsetmek mümkündür.

Neo-selefici bir yaklaşımın ortaya koyduğu resimde “kılıç”, “savaş”, “öfke”, “çatışma” gibi kavramların oldukça belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Işid gibi neo-selefi hareketlerin, bu kavramlar üzerine odaklanışı, siyer anlatımlarına da yansımaktadır. Bu bağlamda, Mekke ve Medine dönemlerinde Hz. Poeygamber’in müşriklerle sürekli çatıştıkları anlatılmaktadır. Hz. Peygamber’in yegane resmi de elinden kılıçla savaştan savaşa koştuğu şeklinde çizilmektedir. Yeniden kurgulanan bu siyer anlatımında, hayatın geçirgenlikleri içerisinde insanlar arasında bir etkileşim değil bir kutuplaşma ortaya çıkmakta; “biz” ve “onlar” birbirlerini yok etmesi gereken kategoriler olarak resmedilmektedir.

Hiç şüphesiz neo-selefi hareketin ortaya çıkışında bir takım sosyolojik etkenler söz konusudur. Bu bağlamda modernizmin şiddet yüklü yaklaşımları bilhassa Ortadoğu coğrafyasında şiddet üretmektedir. Neo-selefici yaklaşım, Hz. Peygamber’in hayatını kendi tarihiliği ve insanilik koşulları içinde okumaktan ziyade, günümüze yeniden ve indirgemeci bir tarzda tercüme etmektedir. Bu bağlamda, gündelik ilişkiler, insani boyutlar ve etkileşim tamamen gündem dışı tutularak, siyer olağanüstü bir durumun anlatımı olarak dikkat çekmektedir.

Sufi Siyer Okuması:

“Sufi” ya da “irfani” perspektif, İslam düşünce tarihinin içinde bir perspektiftir. Elbette kendisine göre bir literatür ve geleneği bulunmaktadır. Odaklandığı nokta ise, ferdi arınmadır. Bu bağlamda, “keşf”, “olağanüstülük”, “mucize”, “iç temizliği” okumalarında anahtar kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır. Neo-selefici okumada ne kadar “makro” ve meta-anlatı” boyutu öne çıkıyorsa, bu okuma tarzında da “mikro” boyut ve ferdilik önplanda görünmektedir. Dolayısıyla sufi okuma belirli uzlaşım noktaları yakalamak üzere hayatın realitelerinden kaçan ve onları atlayan bir pespektifle meselelere yaklaşmaktadır.

Sufi siyer okuması, Hz. Peygamber’i ve Onun hayatını neredeyse elinde tespih ve sürekli maddi zikirle uğraşan, kamu hayatından ve kamusal mücadeleden, siyasetten ve sosyal alandan azade bir şekilde resmetmektedir. Böyle bir siyer anlatımında ferdilik, iç arınma, çilecilik ve sufi bir hayat tarzının üretildiği görülmektedir. Diğer yandan Hz. Peygamber’in hayata, insan ve evrene dair nihai bir iddiası ve tezi yokmuş gibi “makro”ların kaybolduğu, tekilliklerin gündem edildiği bir siyer ortaya çıkmaktadır.

Rivayetçi Siyer Okuması:

Tarih ve siyer tabii ki rivayetler üzerinden bize kadar gelmektedir. Ancak baş tarafta bir hususa değinmiştik. O da özelde siyasi ve Hz. Peygamber’i tekrar yorumlarken ortaya çıkan, bazan birbirinden kopuk ve hatta tutarsız rivayetler. Rivayetçi bir mantıkla meseleye yaklaşıldığında, birbiri ile çelişen aktarımların telif edilmesi ve kopuklukların giderilmesi,üzerinde uğraşılan ciddi bir sorun olmaktadır. Rivayetçi okuma, aktarımları literal olarak erle aldığı ve değerlendirdiği için, bunların nasıl bir sosyal bağlama oturduğu ve neyi ifade ettiğini atlamaktadır.

Rivayetçi siyer okuması, Hz. Peygamber’e izafe edilen olayların gerçekten meydana gelip gelmediği konusunda bir tartışmna yapmadığı için aynı olayla ilgili birbirinden farklı rivayetler bir anlatımın parçası haline getirdiğinden, anlamayı ve bir sonuç çıkarmayı olabildiğince zorlaştırmaktadır. Diğer yandan, rivayetçi siyer okumasının farklı rivayetler arasında bocalaması, kendi içinde eklektik ve bazan da tarihsel akıma uymayan sonuçlarla karşımıza gelmektedir. Daha sonraki anlatımlar ve yorumlarla birlikte çeşitlenmiş rivayetler, bazan yeni bir kurgulanımın konusu da olabilmektedir.

Hiç şüphesiz siyeri farklı okuma biçimlerinin sayısını artırabilir ve daha da detaylandırabiliriz. Ancak önemli olan bunların hangi sebeplere daynadığı ve ne gibi sonuçlar ürettiğidir. Biz bu noktada yukarı ile de irtibatlı olarak bu okumaların hangi sebeplere dayandığına dair kısa analizlerde bulunacağız.

İlk ve en önemli sebep, aidiyetler gibi görünmektedir. Bu, bazan bir mezhep, bazan tarikat, bazan da bir etnisite olabilmektedir. İnsan, bir kültür içinde doğmuş olup, çoğunlukla bu kültür tarafından şekillendirilmektedir. Bu kültür, kendi içinde açık ve örtük biçimde aidiyetleri de saklamakta ve ferdin davranışlarında açığa çıkmaktadır.

Söz gelimi; bir etnisiteye aidiyet, nihayetinde Hz. Peygamber’in etnik kökenini siyerin en baş sorunu yapabilmektedir. Halbuki mantık ve temel felsefe olarak Hz. Peygamber’in İslam ile birlikte insanlar arasında etnik kökene dayalı ayrımcılığı kaldırma istediği anlaşıldığında, siyer de daha sağlıklı bir zemin de anlatılabilecektir. Öte yandan Hz. Peygamber’in, hayatının, sözlerinin ve pratiklerinin temel gayesi Allah, insan ve dünya ile ahlaka dayalı bir ilişki geliştirebilmektir. Ana felsefe olarak bunu anladıktan sonra, bir takım detayları temel problemler haline getirmenin çok da anlamlı olmayacağı kendinden ortaya çıkacaktır. Sadece etnisite değil, mezhebi ve cemaatsel aidiyetler de, yanlış okumaların ve saptırmaların sebebi haline gelebilmektedir. Her cemaat ya da fırka kendi anlayışına göre peygamberi ve Onun hayatını yeniden kurmakta; neredeyse kendi mezhebinin görüşlerine uygun bir peygamber resmi çıkarmaktadır.

Bugün Hz. Peygamber’in hayatının ayrıntılı biçimde elimizde olması, aslında çok önemlidir. Zira diğer İbrahimi dinler sözgelimi Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın (AS) hayatı çok az bazı malumatlar dışında pek bilinmemektedir. Hatta Hz. İsa’nın tarihi bir şahsiyet olup olmadığı bile tartışılmaktadır. Hz. Peygamber’in hayatının bütün somutluğuyla önümüzde olması, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması konusunda daişlevseldir. Burada anlatmak istediğimiz temel husus; siyerin geleceğe projeksiyon geliştirilmesi bağlamında bize imkanlar sunduğudur.

Peki sorun nerede çıkmaktadır? Daha çok Hz. Peygamber ve hayatına yönelik sonraki dönemlerde tarihi tekrar ama çarpıtarak okuma faaliyetinde sorun çıkmaktadır. Aslında siyeri tekrar okuma, bir yönüyle “bugün”ü yeniden inşa etmek demektir. Fakat bugün inşası fırkaların kendi dar yorumları ve evrenleri içinden yapıldığında, kuşatıcı olamamakta ve aslında Müslümanların tüm düşünsel çeşitliliğini bile kuşatamamaktadır.

Makalemizin başında ifade ettiğimiz bir sorun da, bilgiye egemen olanların –ki bu dünya ölçeğindeki iktidarla yani küresel aktörlerle bağlantılı düşünülmelidir- yanlış temsillerle sonuçlanabilecek anlatımları bilhassa dolaşımda tutmalarıdır. Bu da büyük oranda internetteki bilgi kaynaklarında görülmektedir. Çoğu zaman öznelerini göremediğimiz özelde “siyer”e dair bu bilgisel sirkülasyon, önemli oranda bir zihinsel ve algısal yönlendirmeyi içermektedir. Üstelik buradaki bilgiyi, sadece yazılar olarak değil film ve oyunlar şeklinde de düşünmek gerekir.

Bu noktada siyerin istismarına dair ne gibi önemler alınabilir sorusu üzerinde durabiliriz. Öncelikle iletişim ağlarının yaygınlaşması ile özelde siyer anlatımlarına dair farklı okumaların her zaman olacağını iyi bilmek gerekir. Bu durum, bazı bilgi kaynaklarının önünü keserek, siyer istismarının önüne geçilemeyeceği konusunda bize bir yol gösterir. Dolayısıyla bu noktada birinci adım; siyerle ilgili ciddi çalışmalar yapan kurumların, farklı düzeydeki çalışmalarını etkin olarak paylaşmaları ve evrensel bir ağ oluşturmaları gerekmektedir. Bu da gerek sanal ağlar gerekse basılı olarak farklı dillerde yayın yapmayızorunlu kılmaktadır.

Diğer yandan özellikle çocuk ve gençler için siyer anlatımlarını içeren oyun ve filmlerin üretilmesi gerekmektedir. Özellikle Müslüman dünyada sanat alanındaki eksiklikler düşünüldüğünde, bu konudaki zayıflıklar daha çok kendisini göstermektedir. Ancak sanat konusunda önce zihniyet bakımından direnç ve problemler görünmektedir.

Siyer anlatımlarının herkese hitap edebilmesi açısından, özellikle İslam’ın evrensel prensiplerinin öne çıkarılacağı siyer anlatımının tercih edilmesi önem taşımaktadır. Çünkü makalemizde de belirtildiği üzere rivayetçi ve diğer okumalar, neticede makro mesajları atlamaktadır. Makro anlatımlara odaklananlar da, gündelik hayatın arkaplanındaki evrenselliği asla görememektedirler.

 

 

 

 

 

 

 

 


DOÇ.DR.MUSTAFA IŞIK